Lee Friedlander, Jazz ve bunun gibi karmaşık işler…

Posted on June by Fotograf Dergisi





Barselona’daki Mapre Vakfı, modern fotoğrafın yapıtaşlarından biri olan 1934 doğumlu Amerikalı fotoğrafçı Lee Friedlander’ın retrospektif sergisine ev sahipliği yapıyor. Dönemdaşı fotoğrafçılar arasından yenilikçi gözü ve konulara derinlemesine ve şaşırtıcı yaklaşımıyla sıyrılan Friedlander eserleri sergide temalarına göre ayrılarak sergilenmiş. Modern ve sade sergi mekanının duvarları serilere göre, pastel renk kodları kullanılarak kategorize edilmiş.





Sergi girişindeki açıklama metninde kullanılan önemli bir cümle duayenin fotoğrafa bakışını özetler nitelikte. Friedlander için önemli olan Cartier Bresson gibi o özel anı yakalamak değil kesin ve doğru bir kadraj yapmak. Bu sebeple fotoğrafçı adeta gözünün uzantısı haline gelmiş, hafifliği ve seri çalışması sayesinde hızlı alınan kararlara ayak uydurabilen efsane 35mm Leica makinesini yanından ayırmıyor.


Serginin Jazz serisiyle başlaması da bence bir tesadüf değil zira fotoğraftan sonra en çok caza ilgi duyan sanatçının fotoğraflarını incelediğimizde cazda sık sık karşımıza çıkan aksak ritmin ve sürprizlerin görsellerde devam ettiğini hissetmek mümkün. Bir sürpriz de serginin genelinde kullanılan pastel tonların sadece bu seride yerini acı bir turuncuya bırakması ve sadece bu serideki fotoğrafların renkli olması. Profesyonel yaşamında Atlantic Records için birçok albüm kapağı fotoğraflayan Lee Fridlander için caz, bir seyahat sebebiymiş, her türlü olasılığın mümkün olmasıymış, hayatındaki renkmiş. Bu tür müzikteki doğaçlama ve özgürlük duygusu sanatçının hayat boyu mottosu olmuş ve tüm işlerine yansımış.




Bir söyleşisinde Friedlander, tüm zamanların en ünlü caz müzisyeni efsane Miles Davis’in portresini çekerken, aynadaki aksini göstererek gergin olan sanatçıyı rahatlattığını anlatmış.



60’lı yıllar Friedlander’in en üretken olduğu ve yenilikçi bakış açısıyla tarzını net şekilde ortaya koyduğu zamanlar. Sanatçı geleneksel fotoğraf kuramlarının tamamen dışında işler yapıyor. Özellikle otoportrelerinde suretini göstermeden kendini belli etmesi, modernizme yaptığı katkının kanıtı gibi. Hem aşağıdaki fotoğraflarda hem de sokak fotoğraflarında ortak nokta olarak dikkatimi çeken en önemli kavram görünürlük-görünmezlik oyunu. Göstergelerin iması her daim fotoğraflarda yer buluyor. Araçla yaptığı seyahatlerde dikiz aynasının kadraja dahil olması, gölgeden veya yansımalardan “ben buradayım” diyen otoportreleri, aşırı yakın girilmiş planlarda hep kendi dahlini hissettirmesi, adeta sanatçının imzasını fotoğrafa taşıyor.





Profesyonel hayatına belgesel, albüm kapakları, dergi siparişleri gibi ticari işlerle başlayan ama kısa sürede kendini sanatçı olarak ispat eden Friedlander ilk sergisini 63 yılında New York’ta George Eastman House’da açmış ve 66 yılında Diane Arbus ve Garry Winogrand gibi büyük fotoğrafçılarla beraber New York MOMA’da sergilenmeye layık görülmüş bile.



Retrospektif sergide özellikle sanatçının esprili yaklaşımı dolayısıyla ilgimi çeken, bir başka seri de Küçük Ekranlar (Little Screens) oldu. Walker Evans’ın yazısıyla Harper’s Bazaar’da yayınlanan bu seride klasik bir kadraj söz konusu olsa da kadraj içinde yer alan ekran yüzlerindeki yakın planlar, fotoğrafları adeta sürrealist bir noktaya taşımış. Tabii değerlendirmelerimizi yaparken eserlerin gerçekleştirildiği yıllardaki dünya görüşünü ve konjonktürü de baz almalıyız. Televizyonların evlerde mobilya statüsünde olduğu yıllarda, televizyona çıkan yüzler de evimize konuk gelmiş kişiler gibiydiler. Bu misafir yüzler yakın çekimlerden dolayı fotoğraflarda evimize gelen garip yaratıklar gibi görünüyorlar. Dönemin ünlü fotoğrafçılarından Walker Evans dergideki tanıtım yazısında Amerikalı genç Friedlander’ı dönemin en yetenekli ve kararlı fotoğrafçısı olarak tanıtmış, kareleriyse taraflı bir nefret şiiri olarak nitelemiş. Herkesin televizyona hayranlık duyduğu bir dönemde televizyon kutusuna eleştirel bir yaklaşım getirebilmeyi akıl eden Friedlander’a sanat dünyasının kapıları bu kıvraklıkla açılmış.





Sanatçının en önemli eseriyse Philedelphia, New York, İspanya, Çalışanlar, Arabayla Amerika gibi serilerin üst başlığı olarak kabul edebileceğimiz Şehir Manzaraları, zira, “Önüme ne gelirse onu çekeceğim” diyen Friedlander hayat boyu ülkesini gezmiş ve fotoğraf çekmiş. Geriye dönüp baktığımızda, her serinin kendi içinde taşıdığı anlamların dışında bize genel bir kuzey Amerika sosyal manzarası tattırıyor. Ben Friedlander’ı fotoğrafları temiz, kurgusu ve montajsız göstermesinden ötürü yalın fotoğraf akımına (Strait Photography) dahil değerlendiriyorum. Sanatçı hayatı bize arzu ettiği gibi değil, olduğu gibi göstermeyi seçmiş. Kendi baktığı noktada önüne çıkan görsel engelleri saf dışı bırakmadan sunması bence Friedlander’ı daha gerçekçi bir sokak fotoğrafçısı yapıyor.















Sanatçı 90’lardan itibaren fotoğrafın teknik olasılıklarını da tatmak için 35 mm’den orta formata geçiyor ve Hasselblad makinesiyle beraber geniş açı objektif kullanarak Batı Manzaraları (Western Landscapes) adını verdiği bir peyzaj serisi gerçekleştiriyor. Sanatçının siyah beyaz peyzajlarındaki zengin tonlara hayranlık uyandırırken yakın plan çektiği ölü doğa fotoğrafları dikkat çekiyor. Sanatçının eve bağlı kaldığı bir süre zarfındaki arayışlarının bir sonucu olarak ortaya çıkan ölü doğa serisi kadrajlar, yansımalar ve optik oyunlar açısından birbiriyle yarışıyor.




Son olarak Friedlander’ın 2010 yılında gerçekleştirdiği Arabayla Amerika (America by car) serisinden bahsetmek istiyorum. Sanatçı bu seride kiralık aracını fotoğrafın ana öğesi haline getirmiş. Bu seride araçla ilgili hislerim, kiralık arabanın sanatçı için bir barınak, bir koruma fanusu ve onun vizyonunun bir parçası haline geldiği. Bir kavanoz balığının fanusun camındaki yansımasından kaçamaması gibi Friedlander da araba yolculuğunda çevresini saran kaportadan, aynadan kaçamıyor. Aslında kaçmak da istemiyor ve seyahati boyunca kendi gördüğü planları bizlere de gösteriyor. Karelerin birçoğunda, araç içi kadraj manzaraya nazaran daha çok alan kaplıyor. Çoğu zaman ön cam ve yan camlar arasındaki parça kadrajı bölüyor. Buna bir de tepegözle yansıyan görüntüler eklenince tam da Friedlander’ın istediği gibi engelli, parçalı, karmaşık bir kadraj yaratılmış oluyor.





Serginin girişinde ufak bir yer ayrılmış nü serisi ve ortalarda denk geldiğim çalışanlar serisi sanatçının diğer işlerinden tamamen farklı. Doğrusu bu sergide yer almasalar da olabilirmiş. Ancak bunun dışında serginin bütünlüğü son derece iyi, eserler iyi düzenlenmiş. Günümüz şartlarında özellikle fotoğrafa meraklı olmayanlar için, küçük formatta siyah beyaz imajlara bakmak zorlayıcı bir egzersiz olsa da yerleştirme sayesinde bu sorun büyük oranda aşılmış. Duayenlerin sergilerine gitmek ise daima her zaman ufuk açıcı ve iştah tazeleyici oluyor. Lee Friedlander sergisinden de bu nedenle mutlu ayrılıyorum.


1 view0 comments

Recent Posts

See All